Allah Yolunda Cihad

    A+
    A-

    Müflis Kimdir?

    Resulüllah (s.a.v) yanında bulunanlara hitaben müflis kimdir diye soruyor; Yanında bulunanlar; Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir dediklerinde; Peygamber Efendimiz (s.a.v) onlara cevaben şöyle buyurmuş; Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü, namaz, oruç ve zekat sevaplarıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnat ve iftirası yapıp, şunun malını yeyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yüklendikten sonra da cehenneme atılan kimsedir.

    Muhterem kardeşlerim !

    Kıyamet gününde kadın ve erkek müminlerin hesapları görülürken, kulların yapmış olduğu bütün iyilikler, ameller ve ibadetler insanoğlunun karşısına getirilir. O zaman insan ne kazanmış ise onun karşılığını alır. O gün hiç kimse amellerinin karşılığına göre kendini kurtaracak değildir; yukarıdaki hadiste de beyan edildiği gibi Allah korusun müflis konuma düşebilir.

    İşte onun için hepimizin, yüce Allah’ın rahmetine, inayetine ve mağfiretine ihtiyacı vardır. İnsanoğlunun nefsi emmare halinde olduğu müddetçe, amelleri ve ibadetleri hep eksik kalır. Yapmış olduğu işlerde Allah’ın hoşnutluğunu kazanamaz. Çünkü nefsin sıfatları temizlenmedikçe, amellerin kemalata ulaşması mümkün değildir. Amellerin kemalatı, yüce Mevla’nın hoşnutluğu ile mümkündür. Buda ancak ihlas ile anlaşılır. İhlas halkın işini Hakk’ın işinden ayırabilmek demektir.

    Hasan-ı Basri Hz şöyle buyurmuş;  Allah Teala müminleri sevip övdüğü ve onları ahirette rızasına yaklaştırmayı murat ettiği için ‘Ey müminler / iman edenler’ diye hitap etmiş. Bizim de ‘Buyur ya Rabbi’ diyerek karşılık vermemiz lazımdır.

    Nitekim Allah Teala bir ayet-i celile de şöyle buyurmaktadır; ‘Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihat edin ki kurtuluşa eresiniz (Maide’35)’

    Ulemanın bildirdiğine göre bu ayet-i kerime üç temel hususu ihtiva ediyor;

    • Allah’a itaat

    Allah’ın rızasını kazanmak için yol aramak

    • Allah yolunda mücahede yapmak

    Mücahede, nefsin arzularını yenmek için yapılan gayrettir. Mesela insan, yalan söyleyecek iken doğruyu söylemek için nefsine karşı koyarsa mücahede etmiş olur. Harama bakmak isterken nefsine karşı koyarsa buda Allah yolunda mücahededir.

    Mücahedenin mahiyeti çok geniştir. Gözün görmesinden, elin tutmasına, dilin konuşmasına kadar binlerce çeşit ameli ihtiva eder. Bütün günahlara muhalefet etmek Allah yolunda mücahede etmek demektir.

    Hülasatü’l-Beyan tefsirinde mücahede şöyle anlatılır ‘Mücahede, yasaklananları terketmeyi, emredilenleri ise yapmayı içine almaktadır. Mücahede zahirde ve batında olmak üzere ikiye ayrılır.

    Zahirdeki düşman, İslam’a düşman olan her şeydir

    Batındaki düşman ise nefs-i emmare,şeytan ve kötü arkadaştır’

    Mücahede, cihad etmeyi de ihtiva eder. Cihad etmenin binlerce yolu vardır. Bir Müslüman’a karşı gururla, kibirle davranmak doğru değildir. Müslümanları çirkin sözlerle, kıskançlıkla, hasetle, kinle, merhametsizlikle itham etmek de cihad değildir. Allah yolunca mücahede eden bir Müslüman, işe evvela günahları terk etmekle cihada başlar. Günahlarına tövbe etmeyen, emredilenleri yerine getirmiş olsa da itaat yoluna girmiş sayılmaz. Çünkü günahlar iyi amelleri yok edebilir.

    Bu beyanda yüce Allah şöyle buyurmaktadır; ‘Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın (Muhammed 33)’

    Büyük müfessir Fahreddin Razi Tefsir-i Kebir’de der ki; ‘İbadet ehlinin, ibadet ederken iki maksadı vardır.

    Birincisi sadece Allah’ın rızasını kazanmak

    Diğeri de Allah’ın azabından kurtularak yine Allah’ın ahiret nimetlerine vasıl olmaktır

    Şu halde günahı terketmek, ilahi rızaya götürecek en büyük cihadın da başı oluyor. Ve bu cihad, nefsi ıslah etmekle, şeytana sokulmamakla ve kötü arkadaşı terk etmekle başlıyor. Ve insanoğlu, tövbe etmiş olmakla yüce Allah’ın sonsuz nimetlerine vasıl olma yoluna da girmeye başlıyor.

    Bu zamanda, insanı günaha sevk edecek menfi cereyanlar çok arttığı için; insanın haramlardan sakınması daha faziletlidir. Çünkü büyük günaha girmemek daha önemlidir (farzları terk etmeye müsamaha yoktur). Henüz gazap şecaate, şehvet iffete. akıllar akl-ı selime dönmemiş, nefisler nefs-i mutmainneye ulaşmamış, adalet yerini zulme bırakmış. Bu halde iken bir insanın ameli, amel-i salih olur mu?

    Bunun anlamı hiç amel işlemeyelim demek değildir. Ameli, salih hale getirmek için ihlas lazımdır dedik. İşte tasavvuf da kişiye ihlası öğreten bir sistemdir. Onun için bize tasavvufi hayat lazımdır. Eğer insan, bir tasavvufi terbiye içinde bulunmaz ise amellerini koruması çok zordur. Böyle zamanda haramdan kurtulmak çok büyük bir amel-i salihtir.

    Muhammed b. Hasan Hz (k.s) şöyle buyurmuştur; İki türlü alem vardır;

    Birincisi hislerle anlaşılır ki bu Mülk Süresinde beyan edildiği üzere: ‘De ki: O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz? (Mülk’23)’. Bu ayete göre, şu dünya alemi gözle görülür, kulakla duyulur ve gönülle hissedilir

    İkincisi de akılla anlaşılan alem vardır. Yüce Allah onu müminin kalbine koyar. Bununla mümin, doğruyu yanlıştan, hak olanı batıldan ayırabilir. Bunun delili ise Enbiya süresindeki: ‘Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun (Enbiya’7)’ ayet-i celilesidir. Bu ikinci alem, ilim alemidir.

    İlim alemi de ikiye ayrılır

    Zahir ilim ehli, sadece ilim ehlidir.

    Batın ilim ehli ise ariftir; irfan ehlidir.

    Zahiri ilim olmaz ise irfan kazanılamaz. Kişi bildiğiyle amel etmezse, Allah o kula bilmediğini öğretmez.

    Abdülvehhab eş-Şa’rani Hz (k.s) Tabakatü’l-Kübra adlı eserinde şöyle buyurmuştur; Bir insan ilim öğrendikten sonra ilmin gereğini yerine getirip amel de yaparsa, Allah o kulun kalbinde bir marifet kapısı açar. Kul birinci marifet kapısını salih amel olarak tamamlarsa Allah, ikinci bir hikmet kapısı daha açar. Daha sonra da üçüncü bir marifet kapısı açılır. Her bir hakikat kapısı, itaat edilen bir emrin meyvesi ve itaat edilen bir marifet kapısı hükmünde olur. Marifet-i ilahiyenin kapısı açılmadıkça, itaatin ve kulluğun tadı anlaşılmaz. Kulluğun tadı ise takvadan geçer. Salih amel haline gelen ilim nurdur. Amelsiz ilim de vebaldir. Bu da böyle biline vesselam …!!!

    Kaynak: Mehmet Ildırar / Tasavvuf Ve Nefis Terbiyesi / bkz: 95-99

    YORUMLAR

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.