Yasin Süresi Meali ve Tefsiri (Muhammed Gazali)

    A+
    A-

    Yasin kelimesi iki harften oluşmakta olup bu iki harf Peygamberimiz’in (s.a.v) isimlerinden değildir. Peşinden gelen yemin “Hikmet dolu Kur’an’a andolsun. Sen şüphesiz peygamberlerdensin (Yasin 23)” risaletin doğruluğuna dair delilin gücüne yemindir. Doğru delil, davanın doğruluğunu ortaya koyar. Bu Kur’an, Muhammed’in gerçek olduğuna ve O’nun Allah tarafından, ekleme ve çıkarmadan korunmuş ve tam bir hidayet kaynağı olan bir kitapla gönderildiğine dair tanıklık eden bir mucizedir.

    “Üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir. Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir (Yasin 5-6)”

    Maddi mucizeler, akli aydınlanma seviyesine ulaşamazlar. Putlara tapınmayı kendilerine miras edinenleri, Musa’nın asası ve İsa’nın tıbbı onları putlara tapmaktan alıkoymazlar. Bu mucizeler ancak akıllarını harekete geçiren kitaba karşı Onların kör kesilmelerine engel olurlar ve onları, atağa geçmeleri ve kavramaları koşuluyla vehimlerden alıkoylarlar. Burada duvarlar arkasında hiçbir şeyi göremeyen, engeller ve bukağılar dünyasında yaşayan insanlar vardır.

    “Biz onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden mukmah (kafaları yukarı kalkık) tırlar (Yasin 8)”

    Ayette geçen mukmah; “Çenelerinin altına destek yerleştirilmiş, başları yukarı dönük, iyi göremeyen kimselerdir. Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler (Yasin 9)”

    Geleneksel körlük, bu tür katılaşmış, hiçbir şeye yaramayan nesiller ortaya çıkarır. Bunlara uyarı asla yarar sağlamaz: “Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahman’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükafatla müjdele (Yasin 11)”

    Kur’an’ın kalbi olarak isimlendirilen Yasin Süresi’nin, bir giriş ve üç bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz.

    Giriş bölümü, gördüğüm kadarıyla Kur’an’dan ve onu dinlemeden, ona dönmekten veya onu tebliğ etmekten söz etmektedir. Üç bölüm ise, ona çağırmanın doğruluğu üzerine çeşitli deliller sunmaktadır.

    Bu delillerden ilki, vahiyyden sıkılan, peygamberlere karşı gelen Mekke’ye benzer bir şehrin kısa bir kıssasını içeren tarihsel bir delildir.

    İkincisi, baştan sona evrene bakışları yönelten, evrenin düzen ve uyumunu yaratıcının yüceliğine bir delil olarak ortaya koyan düşünsel bir delildir.

    Üçüncüsü üç dürtüleri dizginleyen ve gafleti gideren yeniden dirilme ve cezanın gerçekliği sonucuna varan, korku ümit şiarıyla nefisleri hakka ulaştıran eğitsel bir delildir.

    Bir giriş ve üç delilden Yasin Süresi oluşmaktadır. Allah’ın birliğine, O’nun saltanatını düşünmeye ve O’nun katında ebedi olarak O’nunla buluşmaya hazırlanmaya devam etmektedir.

    İlk delil, Yüce Allah’ın şu buyruğu ile başlamaktadır: “Onlara şu şehir halkını misal ver: Hani onlara elçiler gelmişti (Yasin 13)”

    Şehrin ismi, bizi o kadar ilgilendirmiyor. Bizi asıl ilgilendiren orada cereyan eden olaylardır.

    Peygamberlerin düşmanları, onların otoritelerini peygamberler ellerinden alıp kendi ellerine geçireceklerini sanmaktadır. Bunun için onları istemiyorlar, onlara tehditler savuruyorlar ve onları uğursuz sayıyorlar.

    “Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Şayet bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunurdediler. Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis siz aşırı giden bir milletsiniz (Yasin 18-19)”

    Nuh (a.s)’dan beri peygamberlerin düşmanları, peygamberlerin kendilerinin otoritelerini istedikleri zehabına kapılıyorlar ve özel konumlarına ortak olmak için çağrıda bulunduklarını sanıyorlar

    Bu yüzden peygamberlerin düşmanları, Nuh’a denilen şeyleri söylüyorlar:

    “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz (Hud 27)”

    Fakat Allah, hakikate aşık olanları, bu uğurda ölenleri ve yoluna baş koyanları yaratıyor. Şair Şevki’nin dediği gibi:

    • Acı çekerek gerçeği ortaya koyan
    • Gerçek yanlılarını bir nesil olarak boş bırakmaz.

    Bu şehirdeki uzaktan koşarak gelen bir adam, insanlara şu iki şeyi belirterek öğüt veriyor:

    1- Peygamberler, mal ve makam peşinde koşmayan insanlardır

    2- İnsanları kendisine çağıran Allah, apaçık bir gerçek, O’nun düşmanları ise hiçbir varlığı olmayan, yararı ve zararı bulunmayan bir vehimdir.

    “Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz! Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir. Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim. Halbuki, hepiniz O’na döndürüleceksiniz (Yasin 20-22)”

    Fakat bu emin öğüt verici, sapıkları ikna etme hususunda muvaffak olamamıştır. Kıssa o zatın öldürüldüğünü veya öldüğünü zikretmemiş, fakat o zat, Rabbine kavuştuktan sonra Rabbinin kendisi için hazırladıklarını görmüş ve buruk bir şekilde o insanların durumlarına dair şöyle demiştir:

    “Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi (Yasin 26-27)”

    Onun kavmi, bilinçlerine nasıl ermeliydi? Ne oldu? Gök, onların küfürlerinin cezasını vermesi için güçlerini hazırladı mı? Onların durumları daha da kötü olmuştur:

    “Biz ondan sonra, onun milletini helak etmek için üzerlerine gökten bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik (onları helak eden) korkunç sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler (Yasin 28-29)”

    İnsanların aldanması, sonu acı noktalanmaktadır. Peygamberlere yaptıkları ihanetler ve yalanlamalar pahalıya malolmuştur. Ceza suçun büyüklüğüne göre artmıştır. Bunun için yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Ne yazık şu kullara! Onlara bir peygamber gelmeyegörsün, ille de onunla alay etmeye kalkışırlar. Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimleri helak ettik. Onlar tekrar dönüp de bunlara gelmezler (Yasin 30-31)”

    Bizi gölgeleyen medeniyetin geleceği kaygı vericidir. Çünkü bu medeniyet, Allah’ı anmayı reddetmekte, O’na kavuşmak için hazırlanmayı unutturmakta ve kendi mezarını kendisi kazmaktadır.

    Yasin Süresi’nin ikinci bölümünde Allah’ın azameti ve O’nun bütün kemali hak ettiği üzerine bazı deliller görmekteyiz.

    Bu delillerden ilki yüce Allah’ın şu buyruğudur:

    “Ölü toprak onlar için bir ayet (delil)dir. Biz ona yağmurla hayat verdik ve ondan dane çıkardık. İşte onlar bundan yerler. Biz, yeryüzünde nice hurma baheçeleri, üzüm bağları yarattık ve onlarda birçok pınarlar fışkırttık (Yasin 33-34)”

    Biz toprağa bizdeki en kötü şeyleri veriyoruz, o bize kendindeki en güzel şeyleri sunuyor. Tarımla uğraşanlar, en güzel karpuzun gübresi, güvercin dışkısı olunca yetiştiğini söylemektedirler. İnsan atıkları tarlalara taşınmaktadır. İşte bunlardan mısır darılan, buğday başakları, pamuk ve keten kozaları, çeşitli meyve ve sebzeler yetişmektedir.

    Kokuşmuş çamurdan bu hoş güzellikleri çıkaran kimdir ?

    “Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ve takdis ederim (Yasin 36)”

    Yeryüzünden, göz ucuyla astronomik süstemi bulunan göğe bir bakalım. Karanlıklar evrenin her tarafını kaplamakta, güneş ışınları yeryüzüne yönelince beyaz elbiseye dönüşmektedir. Allah güneş ışınlarını toplayınca önceki karanlık yerini almaktadır. Bunun için gece ile gündüz şu lafızlarla ifade edilmiştir:

    “Gece de onlar için bir ibret alametidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler (Yasin 37)”

    Belki güneş ve ay, insanlara tek bir yörüngede gözükmektedir. Oysa her ikisinin ayrı yörüngeleri vardır. Birbirleriyle buluşamazlar.

    Ben bazen bu yıldızları düşünüp kendi kendime soruyorum. Bunları kendi boşluğunda kim tutuyor? Bunları kendi seyrinde hangi güç hareket ettiriyor? Onların binlerce olan sistemlerine kim hükmediyor? Bunları yerlerinde ve zamanlarında, doğularında ve batılarında kim tutuyor?

    Koca evren perspektifinde biz insanoğlu, Rabbimizin ayetlerini görüyoruz. Kimimiz inanıyor ve kimimiz inkar ediyor.

    Denizleri ve içinde dağlar gibi yüzen gemileri düşünmemiz için yeniden yeryüzüne dönüp Yüce Allah’ın şu buyruğuna bir göz atalım:

    Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir. Onlar için bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık (Yasin 41-42)”

    Denizler karadan dört kat daha büyüktür. Denizler alemi bütün alemden daha geniştir. Yüzeysel cisimlerin kanuna bağlı olduğunu öğrendik. Bu yüzeysel cisimler belli ölçüde yüzmekte veya batmaktadır. İnsanlar tehlikelerle karşılaşınca onları Allah’tan başka kimse kurtaramaz. İnsanlar, kurtulunca bunu hatırlayacaklar mı?

    Bu zikredilen üç delili sürenin sonlarına doğru bir başka delil olan Yüce Allah’ın şu buyruğu izlemektedir:

    “Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır. Bu hayvanları Onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler (Yasin 71-72)”

    Ben dükkanlarına davar ve sığır etlerini asmış olan kasaplara şöyle bir bakıyorum. Binlercesinin bunlardan habersiz olduğunu görüyorum. Onlar, bunları kendilerine sunandan hiçbir şey idrak etmiyorlar. Allah’a karşı bu ne gaflet ?

    Yasin Süre tefsirinin son bölümü,

    Dinsel eğitimin temelini oluşturan yeniden dirilme ve cezadan bahsetmektedir. Fakat çağdaş medeniyet, bunlardan habersiz olup bunları konuşmayı kötü karşılıyor. İnsanların gidişatlarını, bir şeyden habersiz ve sorgusuz hayvanların gidişatı gibi düşünüyor.

    Ölümün ansızın geldiği gibi kıyametin de insanları beklemeden veya uyarmadan kopacağı bir gerçektir.

    Şu ayetler işte bu gerçeğe işaret etmektedir:

    “Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir diyorlar. Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar. İşte o anda onlar ne bir vaziyette bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler (Yasin 48-50)”

    Yani insanlar çarşılarında ve pazarlarda meşgul olurlarken kıyamet kopacaktır. Hadiste zikredildiği gibi “İki kişi elbiseyi aralarına yaydıkları bir halde onu satın alıp dürmeden kıyamet mutlaka kopacaktır. Adam mayaladığı sürü daha yemeden kıyamet kopacaktır. İnsan yiyeceğini ağzına götürüp henüz yutmadan kıyamet kopacaktır…”

    Kıyamet, hiçbir şey yapmaya fırsat vermeden hiçbir şey tavsiye etmeden böyle kopacak ve sonra kullar, yeryüzünde işledikleri ve sundukları her hareketin karşılığını görmeleri ve Rablerine hesap vermeleri için yeniden diriltileceklerdir.

    “Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.(İşte o zaman) Eyvah eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu Rahman’ın vadettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler derler (Yasin 51-52)”

    Ayetlerde cennet ehline verilen nimetler ve yaptıkları eğlenceler açıklanarak hoş bir şekilde nitelenmektedir.

    Cehennem ehli ise yaptıklarına karşılık azarlanmaktadırlar:

    “Ey Ademoğulları! Ben size and vermedim mi: Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana tapın, doğru yol budur diye? O sizden birçok nesilleri saptırmıştı. Düşünmüyor musunuz? (Yasin 60-62)”

    Bu ayrışımın temeli, yeniden dirilme ve ceza olmasına karşın, İlahi azametin delillerinden olan ve Ademoğulları’nın teşvik edildiği nimete erişmelerinden sayılan diğer anlamları içermektedir.

    Sürede ilginç bir diyalog ile yeniden dirilme delillerine ikinci kez dönülmüştür:

    “Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve şu çürümüş kemikleri kim diriltecek diyor. De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecek.O, her yaratmayı bilir (Yasin 78-79)”

    Mahlükatı ilk yaratanın, onları yeniden yaratmaya gücü yeter.

    Sonra Kur’an, bakışımızı kronolojik unsurlardaki bilimsel gerçeğe çeviriyor. Biz havayı soluyor, ondan oksijen alıp sonra karbondioksit olarak geri veriyoruz. Bitkiler ise havadan kabondioksit alıp oksijen veriyorlar. Bitkilerin almış olduğu karbon gazı giriyor, köke, dallara ve yapraklara dönüşüyor. Aniden yanan ağaç oluveriyor.

    “Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz (Yasin 80)”

    Bu doğal kanunlar, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran Allah’ın ayetlerindendir. Bu hareket, bir süre sonra bu unsurların ortasında canlı olarak yetiştirilen bitkilerde daha nettir:

    “Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir. Siz de O’na döneceksiniz (Yasin 83)”

    Kaynak: Muhammed Gazali / Kur’an’ın Konulu Tefsiri / bkz: 561-568

    YORUMLAR

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.